Yakın zamanda yazmayı planladığım metinlerin başlıklarını tutmaya karar verdim. Zira unutuyorum. İnşallah “yakın” zamana denk düşer ileti tarihleri.
# Galatasaray
# Proust
# Yumurta
# Ali Düşenkalkar
Ve artık kısa yazılardan ziyade uzun paragraflarla doldurmak istiyorum sayfamı. Yeni bir tema arayışı içindeyim aynı zamanda.
Hepinizin “Avrupa Günü”nü kutlarım ne demekse!
Kazım Koyuncu’dan dinleyemeye doyamadığım şarkının sözleri ve Türkçe karşılığı şöyle:
Igzas
xvala
ulun
süidamuşi va meçu şuri him
gurimuşi iucu
moxûi uwu himus
gema, zuğa do abja
iduşunu
vida
va moxelu ham kiana ma
bzirareyi ôeya
a dixa
dixo-wunate na dolovincirare
a leûa
vidiüoyi ôeya ôetraşa
doviyiüoyi ôeya leûa cari
Türkçe’si;
yürüyor
yalnız
gidiyor
hayatı vermedi can, ona
kalbini dinledi
gel dedi, ona
dağ, deniz ve nehir
düşündü
gideyim
mutlu etmedi bu dünya beni
bulacak mıyım acaba
bir yer
ağrısız içine yatacağım
bir toprak
gitsem mi acaba petra’ya
olsam mı acaba toprağa yem
Takım tutma geleneğim yok, ancak kararımı verdim. Şu sıralar sempati duyduğum takım olarak memleketimi temsil eden Orduspor’u görüyorum. İstanbul takımlarının hegamonyası arasında eski günlerini yaşamasını umarak; bir zamanların lig üçüncüsü, ülkemizin UEFA kupasındaki temsilcisi o takımı. Üç senedir birinci ligde mücadele ediyor ve geçen sene playofflarda elenmesinin ardından bu sene de playofflara kalmaya yakın görünüyor.
Ben kimim… Neden buradayım… Hayatımın anlamı ne… Ölüm nedir… Tanrı var mı… Varsa dünyadaki kötülüklere neden izin veriyor… Dünyada savaşlar, katliamlar hiç bitmeyecek mi… İnsanlar neden bu kadar acımasız… Hayat neden bu kadar zor… Mücadele edecek gücü nereden bulacağım… Mücadelemin sonucunu alabilecek miyim… Mutlu olabilecek miyim?
Birçok insanın bırakın cevaplarını, böyle soruları düşünmeden göçüp gittiği; birçoğunun cevapları üzerinde düşünmeye üşendiği; büyük çoğunluğun kendini kuralları, sınırları ve çıkışları belirlenmiş dinsel bir geleneğe yaslanarak kolayca üstesinden geldiği; ama çok azının bizzat kendi cevaplarını bulmak için çabaladığı bir dünyada yaşıyoruz. Hepimizin yazılsa tuğla gibi romanlar olacak farklı hikayeleri var… Bu hikayelerde iyi kötü oynuyoruz rolümüzü… Aslında cevap bulmaktan çok, var olmak mücadelesi içindeyiz öncelikle… Belki de dünyanın ve hayatın anlamını keşfetmekten öte, kendimize güvenli bir köşe inşa edebilmek istiyoruz… Oysa günümüzde emredildiği gibi büyük oynayıp çok başarılı olsak da, bu soruların doğru cevaplarını veremediğimiz sürece hep bir şeyler eksik kalaca, farkında mıyız!
Çünkü “şu anki hayatımız kendi seçimlerimizin sonucu, bunun için kendimizden başka hiç kimseyi suçlayamayız”. “Mutlu değilsek, planladığımız hayatı bir kenara bırakmalı, bizi bekleyen gerçek hayatı yaşayabilmek için deri değiştirerek yeniden doğmalıyız.” Çünkü “dünya üzerinde bizim gibi bir insan daha yaşamadı, yeteneklerimiz, sınırlarımız, acılarımız, potansiyellerimiz bize özel” ve “hayatın ayrıcalığı kendimiz olmak”. “İçinde yaşadığımız ortama uyum sağlayıp ikiyüzlü, sıradan, sahte ve fakat güvenli bir hayatı reddedip, şartları insani amaçlar için kullanmayı öğrenebiliriz”. Dahası “kalbimizi evrenin ritmine uydurabilir, doğamızı doğa ile uyumlu kılabiliriz”.
Nasıl mı? Mitlere kulak vererek… Mitlerin metaforlarla konuşan dilini öğrenerek… Sadece mitler değil, masallar, efsaneler, romanlar, hikayeler, dinler, kutsal kitaplar hatta filmler bu dili konuşuyor. Dili baştan öğrenerek Amerika’yı yeniden keşfetmeye ise gerek yok. 1904 yılında New York’ta doğan Joseph Campbell, seksen üç yıllık ömrünü buna adamıştı. Akademik olduğu kadar ruhsal da olan yolculuğu, henüz yedi yaşındayken, Kızılderelilerin bir gösterisini izleyince başlamıştı. Kızıldereli kültürüne ömür boyu sürecek olan ilgisi, onu daha ilk gençliğinde mitolojinin sınırsız dünyasına dahil etti. Columbia Üniversitesi’nde İngiliz ve Orta Çağ edebiyatı öğrenimini Kutsal Kase efsanelerindeki sembolizm üzerine yazdığı tez ile bitirdi. Üniversitede tanıştığı, sonraları oldukça ün kazanan mistik Jiddu Krishnamurti Hint kültürü ve mitolojisinin kapılarını açtı ona.
Bir burs kazanarak gittiği Paris’te Picasso ve Paul Klee’nin resimlerinden çok etkilendi. James Joyce ve Thomas Mann’ın mitolojik metaforlarla örülü romanları gece gündüz elinden düşmedi. Münih Üniversitesi’nde Sigmund Freud ve Carl G. Jung’un mitleri psikolojide nasıl kullandıklarını inceledi. Öğrendikleri, mitin sanat, edebiyat ve psikolojiyle olan ilişkisi üzerine düşünmeye yönlendirdi onu. Bu amaçla araştırmalarına devam etmek için döndüğü Columbia Üniversitesi’nde doktora yapma isteği “bu kadar disiplinler arası bir çalışma mümkün olamayacağı” söylenerek reddedildi. Kabul edilebilir bir alanda doktora yapmak, “ondan öncekilerin hayatını yaşamak yerine” kendisi olmayı tercih etti, tıpkı filoloji eğitimini yarıda bırakırken yaptığı gibi…
Yıllar sonra söylediğinde milyonlarca insana umut verecek olan “Toplum sizi dışlasa da, yoksulluk içinde yaşasanız da, bedeli ne olursa olsun, mutluluğunuzu izleyin” sözünü şiar edinmişti. Birkaç hafta sonra 1929 bunalımının patlamasıyla, beş yıllık bir işsizlik ve maddi sıkıntı dönemi başladı. “Mutluluğun arkasında acının da olduğunu biliyordu”, bu yüzden pes etmeye niyeti yoktu. Günde ortalama dokuz saat okuyup “inanmaya sığınmak yerine satırların altını çizerek” bağımsız çalışmalarını sürdürdü. “Varoluşunun derinliğinden ona cesaret veren mutluluğunu izlediğinde, başka biri için mümkün dahi olmayan kapıların açılacağını, görünmez ellerin ona yardım edeceğini” biliyordu. 1931 yılında çıktığı Kaliforniya seyahatinde tanıştığı John Steinbeck sayesinde Oswald Spengler’in, medeniyetlerin yükseliş ve düşüşlerinin dairesel bir gelişim izlediği teorisi anlattığı Batının Düşüşü eserini okudu. Jung hakkındaki bilgisini de alabildiğine derinleştirdi.
1934′de, onun kendisini gerçekleştirmesini sağlayan, otuz sekiz yıl sonra emekli olunca kapatacağı bir kapı açıldı; Sarah Lawrence Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. İlk yıllarda en fazla yirmi kişi geliyordu derslerine, giderek öğrencileri arttı, hayranları çoğaldı. Çünkü “her birinin ardında hayata dair derin bilgilerin bulunduğu mitolojik öyküler” anlatıyordu. “Mitler toplumsal rüyalardır, rüyalar ise kişisel mitlerdir” diyordu. İçinde yaşadığımız veya tanımak istediğimiz kültürün normlarını öğrenebileceğimiz, hayatımızın rotasını belirlerken faydalanabileceğimiz, kutsal olana dair bir duygu edinebileceğimiz “eski mitlere yeni bir yaşam üflüyordu”. Onun perspektifinden mitler, ölü ve eski değil, tüm insanlığın ortak mirası olan, yaşayan ve güncel kadim bilgilerdi. Yüzyıllar içinde hakikate dair arayışımızın hikayeleriydiler. Hepimizin hikayemizi anlatmaya ve anlamaya ihtiyacı vardı. Hepimiz ölümle baş etmek istiyorduk, doğumdan ölüme dek hayatımızdaki geçiş dönemlerinde yol göstericiye ihtiyaç duyuyorduk. “Mit, insanın kültürel birikimine, kozmosun yaratıcı enerjisinin akmasını sağlayan gizli geçitlerdi”. Dinler, felsefeler, sanat, ilk insanın deneyimi, bilim ve teknoloji mitlerin büyülü kazanında uyuyor, zamanı geldiğinde fokurduyarak arayana yol gösteriyordu.
İnsanlar en çok hayatın anlamını arıyordu. Oysa o “hayatta aradığımın bir anlam olduğunu sanmıyorum. Bence aranan daha çok, hayatta olduğuma dair bir deneyim” diyordu. Anlam arayan aklımızdı, oysa mesela bir çiçeğin veya evrenin anlamı değil kendisi önemliydi. Hayatın anlamı yoktu, ona varoluşumuz ve deneyimlerimizle anlam katan bizdik. Anlam, hayatta olmaktı. Maddi dünyaya dair amaçlarımız o kadar gözümüzü kör etmişti ki, hayatta olma deneyimini bize yaşatan içsel değerleri unutmuştuk. Hatırlamak için mitolojik öyküleri okumalıydık, bize içimize dönmenin yolunu göstereceklerdi, biz de sembollerin dilini öğrenmeye başlayacaktık.
Aslında her şey tekti. Şu anda ikiliklerin dünyasında yaşadığımız için bunun farkında değildik. Kadın ve erkek olarak yaşadığımız bu dünyada bize tekliğin gerçek deneyimini evlilik veriyordu. İnsanlar evlenmek istiyor, fakat evliliğin heyecanın ve tutkunun merkezde olduğu aşk ilişkisinden farklı bir deneyim olduğunu kabullenmiyorlardı günümüzde. Bu yüzden boşanmalar artıyordu. Evlilik, ergenlik, orta yaş veya yaşlılık gibi bir olgunlaşma dönemiydi. İki kişi ruhsal düzeyde tekliği yaşamak için biraraya geldiğinde, yapılan fedakarlıklar birbiri için değil, evlilikteki birlik içindi. Ruhsal bir kimliği paylaşabileceğimiz doğru insanla evlendiğimizde, feleğin çemberinin düşüşünü ve yükselişini beraber yaşıyor, ölümsüz olanın mistik görüntüsünü inşa ediyorduk.
Joseph Campbell 1938′de, tüm bunları anlatarak büyüttüğü öğrencilerden biri olan yirmi iki yaşındaki Jean Erdman ile evlendi. Hawai’de doğan bir dansçı olan Erdman, zaman içinde Campbell’in da desteğiyle, modern dansa büyük katkılar yaparak ünlendi. Ancak her ikisi de para ve ün peşinde insanlar değildi. Campbell emekli olup Miami’ye taşınana dek, New York’ta, yıllarca salonda uyudukları, Campbell’ın çalışma odası yaptığı tek yatak odalı küçük apartman dairesinde yaşadılar.
Campbell o yıllarda ders vermenin yanında Sri Ramakrishna’nın kitabını ve Hint kutsal metinleri Upanishad’ları çeviriyordu. 1943′te Navajo yerlilerine dair, ertesi yıl ise James Joyce’un kahramanı Finnegan’ın uyanışına dair birer inceleme yayımladı. Ama onun asıl tanınmasını sağlayan, Türkçe’ye Kahramanın Sonsuz Yolculuğu olarak çevrilen eseriydi. “Herkesin geçirmesi gereken temel bir psikolojik dönüşüm” olan bu yolculuk, gizli kaynaklardan maceraya, davete, eşiğin geçirilmesinden karanlık güçlerle karşılaşmaya, iyi olanı elde ettikten sonra eşiği tekrar geçerek, ergin bir birey olarak sıradan dünyaya dönmeye ve toplumla yeniden bütünleşmeye uzanan temel modeli izliyordu. Yıllar sonra George Lucas’ın Star Wars filmlerinde kullanacağı aslında bütün senaryolarda uygulanabilen bir model sunan kitabın mesajı açıktı: “Ölümü ancak doğum yenebilirdi. Sürekli tekrarlanan ölümün hükümsüzlüğü, sosyal bir varlık olarak insanın içindeki, ruhundaki doğumun sürekliliği ile mümkündü”.
Elbette bahsettiği ölüm ve doğum, metaforlardı. Campbell için metaforlar çok önemliydi, üç büyük dine karşı bu yüzden her zaman çok mesafeli oldu. Dinlere ait kutsal kitapların, yani Tevrat, İncil ve Kur’an’ın metaforlarla konuştuğunu, ancak insanların bunları gerçek addederek ‘öteki’ni dışladığını, evrensellikten uzaklaşarak dünyaya zarar verdiğini düşünüyordu. Aslında tüm dinler metaforik olarak yorumlandırdıklarında aynı aşkın gerçeğe işaret ediyorlardı. 1959 ve 1968 yılları arasında kaleme aldığı dört ciltlik Tanrının Maskeleri karşılaştırmalı bir mitoloji incelemesi sunarken, dünyanın ruhunu ve bu aşkın hakikati anlatıyordu. “Tanrı tüm isim ve formların, düalite dünyasının ötesindeydi. Tanrı bir düşünceydi. Fakat mistik deneyime işaret ediyordu.
Bu yüzden dini liderleri değil metaforların dilini bilen mistikleri izlemek gerekliydi. Eğer doğru mesajları almak istiyorsak, kendi kültürümüzdekilerden daha fazla diğer kültürlerin mitolojilerini okumalıydık, çünkü ait olduğumuz kültürün metaforlarını, gerçek olarak algılıyorduk. Eğer mesajları alamazsak, kendimizi altmış yaşında yanlış bir duvara dayanmış bir merdivenin tepesinde bulabilirdik. Hayatımız avucumuzdan kayıp gitmiş olabilirdi. Bunu istemiyorsak, kahramanın yolculuğunu ve değişmeyi göze almak zorundaydık.
Joseph Campbell, “bir mistik değil, bir akademisyen olarak” sadece tuğla gibi kitaplar yazmakla kalmadı, ölümünden kısa süre önce Bill Moyers ile yaptığı toplam yirmi dört saat süren röportajlarında, mitlerin insan yaşamındaki önemini büyük kitlelere anlattı. Amerikan televizyonlarında yayınlanan bu röportaj, daha sonra birer saatlik altı bölüm halinde satışa sunuldu. Power of Myth adıyla yayımlanan kitabı, milyonlar sattı. Bu röportajın ölümünden sonra getirdiği ün, elbette düşmanlarını da yarattı. “Mutluluğunu izle” sözü bencillikle suçlandı, anti-semitist, aşırı muhafazakar ve otoriter olduğu iddia edildi. Yaşasaydı, bu suçlamalara nasıl cevap vereceğini tahmin etmek zor değil. Dünyayı içindeki iyilik ve kötülükle, zorbalık ve merhametle, karanlık ve aydınlıkla kucaklamalıydık. Bireysel erginlenmeyi başararak ona katkıda bulunabilir, ama hiçbir zaman ikilikleri yok edemezdik; çünkü Tanrı böyle olmasını istemişti.
Neticede yaşam harikulade bir operaydı, tek kusuru acı vermesiydi.
* Gökçen Beyinli Dinç’in K Dergisi’nde 2 Mayıs 2008 yayınlanan yazısıdır.
Turiste 1 Mayıs’ta uygulanan orantılı güç için işte burada.